Terapi Dili Bir Savunma Mekanizmasına mı Dönüştü?

İnsan ilişkilerinin ham, filtresiz ve samimi doğası, son yıllarda kabuk değiştiriyor. Sosyal medya akışlarından dost meclislerine kadar dalga dalga yayılan klinik terimler, artık sadece terapist odalarının korunaklı duvarları arasında kalmıyor; günlük hayatın yeni sözlüğü haline geliyor. Peki, kendimizi daha iyi ifade etmek için kuşanmaya başladığımız bu yeni dil, bizi birbirimize yakınlaştırıyor mu, yoksa aramızdaki gerçek duygusal bağın önüne inşa ettiğimiz modern bir kalkan mı? Tam da bu noktada, dilimizin ve niyetimizin sınırlarını yeniden gözden geçirmenin zamanı geldi.

Klinik terimlerin hayatımıza girişi

Günümüzde ruh sağlığına dair farkındalığın artması ve psikoloji kaynaklarına erişimin kolaylaşması, şüphesiz ki modern yaşamın en kıymetli kazanımlarından biri. Ancak bu kitlesel aydınlanma, beraberinde yeni bir kültürel fenomeni de getirdi: Terapi dilinin günlük hayatın tam merkezine yerleşmesi. Artık bir kafede dostlarımızla sohbet ederken ya da sosyal medyada gezinirken, cümlelerin arasına serpiştirilmiş klinik terimlere sıkça şahit oluyoruz. Psikolojik kavramların bilinçli, özenli ve her iki tarafın da ortak bir algıda buluşarak kullanılması, bireysel gelişimimizi ve ilişkilerimizi besleyen harika bir zemin hazırlayabilir.

Örneğin, bir yakınımıza hemen bir yargıda bulunmadan ya da akıl verme dürtüsüne kapılmadan önce, onun duygusal ihtiyacını gözeterek “Anlattıklarına bir çözüm bulmamı mı istersin, yoksa sadece seni dinlememe mi ihtiyacın var?” diye sorabilmek bu dilin en onarıcı hallerinden biridir. Birini hemen narsisist veya istismarcı gibi keskin sıfatlarla etiketlemeden önce olayın iç yüzünü anlamaya çalışmak ya da “Anlatmak istersen buradayım” diyerek ona güvenli bir alan açmak, ilişkileri derinleştiren yaklaşımlardır. Ne var ki madalyonun bir de diğer yüzü var. Günlük pratiklerimizi gözlemlediğimizde, terapötik dilin bu yapıcı ve şifalı yanından ziyade, ilişkileri zorlayan ve adeta bir kalkan haline gelen olumsuz yansımaları çok daha fazla göze çarpıyor.

Terapi dilinin yanlış kullanımı

Terapötik dil asıl bağlamından koparıldığında ve gerçek anlamından uzaklaştırılarak ezbere tüketildiğinde, iyileştirici bir güç olmak yerine yıkıcı bir araca dönüşebilir. Popüler kültürün etkisiyle dilimize pelesenk olan “tetiklendim” ya da “travmatize oldum” gibi ifadeler, bazen sadece zorlayıcı bir duygudan kaçınmak için alelade söylenerek bu derin kavramların içini boşaltıyor. Benzer şekilde, öz saygının ve kişisel alanın en sağlıklı koruyucusu olan sınır koyma eylemi de bu dönüşümden payını alıyor. “Sınır koyuyorum” söylemi, ilişkide bir diyalog köprüsü kurmak yerine karşı tarafı cezalandıran veya manipüle eden katı bir kurala, hatta bir silaha dönüştüğünde asıl amacından tamamen uzaklaşıyor.

Günlük davranışları patolojik hale getirmek

Bir arkadaşınızın veya partnerinizin belirli bir süreçte bencilce davranmış olması insani bir yanılgı. Ancak bu dönemsel davranışı hemen “narsisistik bir eylem” olarak adlandırmak, benmerkezci eğilimleri olan birine doğrudan klinik bir teşhis koymak anlamına gelir. Bu keskin yaklaşım hem karşınızdaki kişiye ve aranızdaki bağa zarar verir hem de gerçek bir kişilik bozukluğunu tanımlayan tıbbi tanıların önemsizleşmesine, anlam kaybına uğramasına yol açar.

İlişkileri doğalından çıkarıp işlemsel hale getirmek

İlişkilerin doğasında zaman zaman karmaşık evrelerden geçmek, tökezlemek ve bu süreçleri adlandırma ihtiyacı hissetmek vardır. Ancak bu durumlarda duygusal olarak emek vermek ve zihinsel bir çaba harcamak yerine, meseleyi hazır teşhislerin konforuna indirgemek çok daha kolay gelir. Hızlıca yapıştırdığımız “toksik” gibi popüler etiketler, aslında o duyguyla kalıp ilişkiyi anlamlandırma cesareti göstermek yerine, sorumluluktan ve yüzleşmeden kaçınmak için kullanılmamalıdır.

Geri bildirimlerle savaşmak

Çevremizden, davranışlarımıza veya sözlerimize yönelik olumsuz bir geri bildirim aldığımızda rahatsızlık hissetmek ve savunmaya geçmek oldukça doğal. Fakat bu eleştiriler yapıcıysa, her defasında kendimize yöneltilmiş zehirli birer ok gibi algılayıp karşı tarafı “manipülatif” veya “haddini aşan” biri olarak etiketlersek, kendi içsel gelişimimizin önüne devasa bir barikat örmüş oluruz.

Öz eleştiriden kaçınmak

Geçmişteki travmatik deneyimleri ya da bağlanma problemlerini fark edip bunları doğru kelimelerle tanımlamak, hayat yolculuğumuzu anlamlandırmak adına büyük bir adımdır. Ancak kendimizi veya partnerimizi inciten her hatalı davranışın arkasına psikolojik bir tanı yerleştirmek, bir süre sonra eylemlerimizin sorumluluğunu almaktan kaçındığımızın bir göstergesi haline gelir. Kendi hatalarını klinik bahanelerin arkasına saklamak, nihayetinde en sağlam ilişkilerin bile temelinden sarsılmasına neden olur.

Sosyal medyada terapi dili kullanımı

Sosyal medyada ruh sağlığına dair içerik üretmek, farkındalık oluşturmak ve ruh sağlığını konuşulabilir hale getirmek konusunda faydalı. Ancak kişilerin bu içeriklere bakarak kendine teşhis koymaları nedeniyle bir uzmana danışmalarının, dolayısıyla destek almalarının önüne geçerek bir dezavantaj oluşturmaktadır. 

Plushcare içerik ekibinin yaptığı araştırmaya göre, sosyal medyada üretilen ruh sağlığı içeriklerinin %83,7’sinin yanıltıcı olduğu ortaya konmuştur. Ayrıca içeriklerin %14,2’si potansiyel zarar içermektedir: Bir doktora danışmadan belirtilere göre ilaç tavsiyesi vermek gibi.

Bilindiği üzere ruh sağlığı alanında uzman olabilmek için yıllar süren eğitimler alınmakta, maddi ve manevi yatırım yapılmaktadır. Ruh sağlığı uzmanları bile zaman zaman doğru teşhisi koymakta zorlanıp detaylı inceleme yaparken, sosyal medyadan birkaç semptoma dayanarak direkt sözde çözümler önermek oldukça zarar verici olabilir.

Terapi dilinin yanlış kullanımıyla nasıl mücadele edilir?

Bir masada dostlarınızla sohbet ederken, ortada somut bir tartışma olmamasına rağmen içsel olarak bir şeylerin ters gittiği hissine kapıldığınız oldu mu? Genelde böyle anlarda net bir saldırı görmediğimiz için suçu kendimizde arar, “Sanırım alınganlık yapıyorum, aslında büyütülecek bir şey yok” diyerek hislerimizi bastırma eğilimi gösteririz. Bu bir ihtimal olsa da, ilişkisel dinamiklerde içgüdülere güvenmek her zaman en sağlıklısıdır. Eğer diyalog esnasında sizi rahatsız eden, sınırlarınızı ihlal eden ya da üstü kapalı bir şekilde aşağılandığınızı hissettiren bir söylem varsa, nezaketi elden bırakmadan bu duruma net bir sınır çizmek tamamen sizin elinizde.

Hayatınızın hassas bir döneminden bahsederken bir arkadaşınızın aniden klinik bir dil kuşanarak size ya da bir yakınınıza teşhis koymaya çalıştığını hayal edin. Ona, “Bu konu hakkında zaten bir uzmandan destek alıyorum, seninle ise sadece dostça dertleşmek ve paylaşımda bulunmak istiyorum” deme hakkına her zaman sahipsiniz. Unutmamak gerekir ki, tek bir olaydan veya anlık bir davranıştan yola çıkarak bütünsel bir teşhise varmak tıbben mümkün değil; kaldı ki günlük hayatta bu etiketleri cömertçe dağıtan kişiler genellikle bu alanın uzmanı da değiller.

Madalyonun diğer tarafında, eğer bu popüler terapi dilini kendi cümlelerinizde sıkça kullandığınızı fark ediyorsanız, bu konuda kendinize doğru bir rehberlik sunabilirsiniz. Günlük hayatta dilinize pelesenk olan ve kolayca yakıştırdığınız tanıların (narsisist, DEHB’li, toksik vb.) bilimsel arka planını derinlemesine araştırın. O kavramların altında ne kadar köklü, karmaşık ve hassas tıbbi süreçlerin yattığını gördüğünüzde, günlük hayatta rastgele teşhisler koymaktan kendiliğinden uzaklaşacaksınız. Böylelikle hem ilişkilerinizi etiketlerin sığlığından korumuş hem de bu tanılara gerçekten sahip olan bireylerin yaşadığı ciddi mücadelelerin küçümsenmesine, değersizleşmesine fark etmeden de olsa ortak olmamış olursunuz.

Özetle

Bir psikolog olarak uzman gözüyle değerlendirdiğimde, psikolojinin artık geniş kitlelerin ilgi alanı haline gelmesini ve zihin sağlığı konusundaki toplumsal bilincin yükselmesini son derece kıymetli buluyorum ve insanların bu konuda bilinçlenmesinden mutluluk duyuyorum. Geçmişte bir tabu olarak görülen, gizli tutulmaya çalışılan ruhsal süreçlerin günümüzde rahatlıkla konuşulabilmesi ve insanların psikolojik destek almaktan çekinmemesi, toplumsal açıdan umut verici.

Ancak terazinin diğer kefesinde, bu popülerleşmenin getirdiği ciddi bir risk de yer alıyor: Klinik teşhislerin içinin boşaltılması ve bilimsel terimlerin maske olarak kullanılarak manipülasyonun daha da güçlendirilmesi. Bu ince çizgide kaybolmamak, hem kendimizi hem de ilişkilerimizi korumak adına zihinsel bir okuryazarlık edinmemiz şart. Bunun önüne geçebilmek de kişinin kendi üzerine düşünmesi, hislerinin ve niyetlerinin farkında olması ve ihtiyaç duyduğunda sınırlarını güvenle koruyabilmesinden geçiyor.


Kaynakça