Languishing: Anlamlandıramadığınız Boşluk Hissi

Hayat bir süredir aynı ritimde akıyor olabilir; ne tamamen mutsuzsunuz ne de gerçekten mutlu. Sanki içsel bir bekleme odasında oturuyor, kapının ne zaman açılacağını bilmeden önünüze bakıyorsunuz. Adını koyamadığınız bir eksiklik, anlamlandıramadığınız bir durgunluk. İşte languishing tam da bu halin adı: Ne depresyonda olmak ne de iyi hissetmek… Arada, muğlak, bulanık bir yer. Belki de son zamanlarda hissettikleriniz, sandığınızdan daha evrensel ve daha insana dairdir?

Languishing nedir?

Bu kavramın pandemiyle birlikte hayatımıza girdiğini söyleyebiliriz. Languishing, genel anlamda bıkkınlık, amaçsızlık, durgunluk halidir. Belki aklınıza tükenmişlik sendromu geliyor. Ancak tam olarak aynı şey değil. Bu durum daha çok boşluk ve huzursuzluk sendromu gibi.

Psikolog Adam Grant’ın pandemi döneminde popülerleştirdiği “languishing”, ruh hâlinin ortasında bir yerde kalmak anlamına geliyor. Bir şeyler yolunda ama bir şeyler eksik. Günler akıp giderken siz hayatı sanki camın arkasından izliyorsunuz. Zihniniz dolu ama bir o kadar da dağınık. Heyecanlar donuk, beklentiler düşük, motivasyon ise neredeyse görünmez.

Bu duygu hâli özellikle uzun süreli belirsizlik, kronik stres, tükenmişlik birikimi ve yaşam ritminin monotonlaştığı dönemlerde daha sık görülüyor. Belki de bu yüzden çoğumuz için tanıdık geliyor: Bir şeylerin yolunda gitmediğini biliyoruz ama sorunun ne olduğunu tam olarak bulamıyoruz.

Tükenmişlik sendromundan farkı ne?

Tükenmişlik sendromunda enerjimizin sıfırlandığını hissederiz. İstesek de bir şey yapmak içimizden gelmez. Ancak languishing durumunda enerjimiz sıfır değildir. Yine enerjimiz vardır ancak kendimizi biraz daha neşesiz ve amaçsız hissederiz. En sık kurulan cümleler şöyle:

  • Canım bir şey yapmak istiyor ama ne yapmak istediğimi bilmiyorum.
  • Mutsuz değilim ama mutlu da değilim.
  • Kendimi amaçsız ve boş hissediyorum.
  • İçimde bir huzursuzluk hissi var.

Neden boşlukta hissederiz?

Boşluk hissi çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz; yavaş yavaş, sessizce birikir. Zihninizi, bedeninizi ve duygularınızı uzun süre meşgul eden görünmez yükler, sonunda içsel bir donukluk hâline dönüşebilir. Çoğu insan bu duyguya yabancı değildir çünkü modern hayat sürekli “devam et, üret, koş” diyen bir ritme sahip. Ve bu ritmin içinde durduğunuz her an, içinizde garip bir hafiflik ve ağırlık aynı anda belirir.

Bazen çok yorulduğunuz için değil, uzun zamandır kendinizle temas kurmadığınız için boşlukta hissedersiniz. İç sesinizi susturmuş, ihtiyaçlarınızı ertelemiş, duygularınızı “sonra bakarım” diye rafa kaldırmış olabilirsiniz. Bu uzaklaşma hali, zamanla yaşam enerjinizin hafifçe sönmesine neden olur.

Boşluk hissinin ardında çoğu zaman üç temel dinamik bulunur: belirsizlik, anlamsızlaşma ve doyum eksikliği. Hayatınızın yönüne dair bir sorunuz yanıt bulmuyorsa, yaptığınız şeylerin karşılığını hissetmiyorsanız, içsel bir amaç kayması yaşanabilir. Her şey yolunda görünse bile siz içinizde bir “neden?” sorusuyla baş başa kalırsınız.

Languishing yaşamanızın, yani kendinizi boşlukta hissetmenizin bir diğer nedeni de taşıyabileceğinizden fazla yük taşıyor olmanız olabilir. Gereğinden fazla sorumluluk, aşırı uyarılmış bir sinir sistemi, uzun süren stres, sürekli tetikte bir zihin… Bu durumlarda beden ve zihin kendini korumak için “durgunlaşmayı” bir savunma mekanizmasına dönüştürür. Yani boşluk, bazen çözümsüzlük değil; bir tür içsel frendir.

Boşluk hissiyle nasıl başa çıkarız?

Languishing çoğu zaman kişisel bir başarısızlık değil, yaşam temposunun sinyal verdiği bir duraklama hâli. Bedeniniz, zihniniz ve duygularınız “devam etmek istiyorum ama bir yere de tutunamıyorum” diyor. Bu yüzden, hissettiğiniz boşluk aslında bir çağrı: Bir şeyleri yeniden düzenleme, yavaşlama, kendinize doğru dönme çağrısı. Hayatın akışına yetişmeye çalışırken kendi içsel ritminizi kaybetmiş olabilirsiniz. Belki de zihniniz sürekli bir “dışarıyı tamamlama” çabası içinde, oysa ihtiyaç duyduğunuz şey içerideki boş alana bakmak.

Languishing’le baş etmek bazen büyük adımlar gerektirmez. Küçük bir kıvılcım bile yaşam enerjinizi geri çağırabilir. Çoğu zaman ihtiyaç duyulan şey devrim değil, mikro dönüşümlerdir.

Kendinizle temas kurun.

İlk adım, kendinizle dürüst bir sohbet başlatmaktır. “Gerçekte ne hissediyorum?” sorusu çoğu zaman göründüğünden daha güçlüdür. Hissettiğiniz durgunluk mı, yönsüzlük mü, yorgunluk mu? Duyguyu adlandırmak, zihninize yeniden kontrol hissi verir.

Mutlaka kendinize vakit ayırın. Mesela sevdiğiniz veya yeni keşfettiğiniz bir mekana gidin, hiç içmediğiniz yeni bir içecek deneyin. Açık havada aktivite yapmayı seviyorsanız sakin bir alanda yürüyüşe çıkın. Hepsinde ortak amacımız, kendimize ihtiyacımız olan ilgiyi göstermek ve düşüncelerimizi gözden geçirmek.

Küçük ritüeller yaratın.

Büyük değişimler yük olabilir; oysa yaşam enerjisi çoğu zaman küçük kıpırtılarla geri döner. Sabah yürüyüşü, düzenli nefes egzersizleri, kısa bir yazma pratiği ya da gün içinde kendinize ayırdığınız birkaç dakikalık sessiz bir alan… Bu küçük hareketler, sinir sisteminizi sakinleştirir ve zihninizi yeniden odaklar.

Motonluktan uzaklaşmak için küçük adımlar atın.

Monotonluk, boşluk hissinin en büyük tetikleyicisidir. Bu yüzden bir şeyleri yerinden oynatmak; örneğin çalışma düzeninizi, gün içi akışınızı, sosyal temaslarınızı yeniden düzenlemek, içsel canlılığı yavaşça uyandırır. Sanki tozu alınmış bir odanın yeniden nefes alması gibi.

Kısa vadeli hedefler veya küçük görevler belirleyin.

Kendinize ulaşılması kolay görevler verin. Mesela istediğiniz ama gitmeyi hep ertelediğiniz bir filme/yere gitmek, uzun zamandır görüşmediğiniz bir arkadaşınızla konuşmak kadar basit şeyler olabilir. Ne kadar iyi geldiğini göreceksiniz.

Unutmayın, ne istediğiniz kadar ne istemediğiniz de önemli. Beklentilerinizi netleştirin, hayatınıza yeniden yön verin. Bunlar yeterli olmuyorsa bir uzmandan destek almaktan da çekinmeyin.

Kaynakça