Karar vermek, çoğu insan için sadece bir seçim yapmak değildir; bir ihtimali seçerken diğer tüm ihtimallerden vazgeçmeyi, bilinmezliğe adım atmayı ve olası bir pişmanlığı göze almayı gerektirir. Bu yüzden bazı insanlar için karar verme, özgürleştirici değil; kaygı uyandıran bir deneyimdir. Karar verememe hali çoğu zaman kararsızlık olarak etiketlenir. Oysa psikolojik açıdan bakıldığında bu durum tembellik, isteksizlik ya da belirsizliğe tahammülsüzlük değildir. Karar verme korkusu çoğu zaman, doğru yapıp yapmadığını sorgulayan ve pişmanlıktan korunmaya çalışan bir zihnin ürünüdür.
Karar verme korkusu nedir?
Karar verme korkusu, kişinin seçim yaptıktan sonra yaşayabileceği olumsuz duygulara, özellikle pişmanlığa, karşı geliştirdiği bir kaçınma biçimidir. Kişi bilinçli ya da bilinçdışı olarak şunu düşünür: “Eğer karar vermezsem, yanlış yapmam.” Bu noktada karar vermemek, güvenli bir alan gibi algılanır. Çünkü karar, sorumluluk demektir. Sonuçların sahiplenilmesi demektir. Ve bazı insanlar için bu yük, geçmiş deneyimlerden dolayı fazlasıyla ağırdır.
Pişman olma korkusunun psikolojik alt yapısı
Dışarıdan bakıldığında karar verememe hali çoğu zaman “kararsızlık” olarak etiketlenir. Oysa psikolojik açıdan bu durum tembellik ya da isteksizlik değildir. Çoğu zaman karar verememek; yanlış yapmaktan korkan, hata yaparsa bunun bedelini ağır ödeyeceğini düşünen bir zihnin kendini koruma çabasıdır. Kişi bilinçli ya da bilinçdışı olarak şuna inanır: “Eğer karar vermezsem, yanlış yapmam.” Bu noktada karar vermemek, güvenli bir alan gibi hissedilir. Çünkü karar, sorumluluk demektir; sonuçları sahiplenmek demektir. Ve bazı insanlar için bu yük, geçmiş deneyimlerin gölgesinde fazlasıyla ağırdır.
Pişmanlıktan kaçınma eğiliminin kökeninde çoğu zaman erken dönem öğrenmeler vardır. Hata yapmaya izin verilmeyen çocukluklar, eleştirinin sevginin önüne geçtiği aile ortamları, “doğru”nun sürekli dışarıdan belirlendiği ilişkiler ya da yanlış yapıldığında yalnız bırakılma deneyimleri… Bu yaşantılarda kişi şunu öğrenir: “Yanlış yaparsam sevilmem. Değerim azalır. Güvenliğim tehlikeye girer.” Böylece karar vermek, sadece bir seçim değil; kabul edilme ve bağlı kalma riskine dönüşür.
Oysa psikolojik savunmalar her zaman bir işleve sahiptir. Karar verememek de öyledir. Sorumluluğu ertelemeye yarar. Olası pişmanlığı şimdilik askıya alır. Kişiyi suçluluk ve utanç duygusundan korur. “Ya yanlışsa?” sorusunu geçici olarak susturur. Fakat bu koruma kalıcı değildir. Çünkü karar verilmediğinde hayat durmaz; yalnızca kişi kendi yaşamının dışında kalır. Hayat akmaya devam ederken, o bekler. Kısa vadede rahatlatıcı görünen bu bekleyiş, uzun vadede başka bir bedel doğurur. Sürekli zihinsel yorgunluk, kendine güvensizlik, başkalarının kararlarına bağımlı yaşamak ve “Hayatım bana ait değil” hissi… En sonunda da ertelenmiş bir yaşam duygusu ortaya çıkar. Ve ironik bir şekilde, kaçınılan pişmanlık başka bir biçimde geri döner: Yaşanmamışlık pişmanlığı olarak.
Ya yanlış karar verirsek?
Karar verme korkusunun merkezinde genellikle şu soru vardır: “Ya yanlış karar verirsem?” Oysa psikolojik olarak daha dönüştürücü olan soru şudur: “Yanlış yaparsam bununla kalabilir miyim?” Çünkü mesele çoğu zaman kararın doğruluğu değildir; kişinin kendi duygusal dayanıklılığına olan inancıdır. Yanlış yaptığında yıkılacağını, toparlanamayacağını düşünen zihin karar almaktan kaçınır. Bu yüzden karar verme korkusu çoğu zaman kendine güven eksikliğinden çok, kendine şefkat eksikliğiyle ilgilidir.
Karar vermeyi öğrenmek her zaman doğru kararlar almak anlamına gelmez. Karar vermeyi öğrenmek; yanlış yapabilme hakkını kendine tanımaktır. Pişmanlıkla kalabilmeyi öğrenmektir. Hayatın yüzde yüz garantili olmadığını kabul etmektir. Ve en önemlisi, yaşanan deneyime “Bu da benim yolumun bir parçası” diyebilmektir. Karar vermek kendine zarar vermek değildir; kendini ciddiye almaktır. Sürekli korunarak yaşamak, insanı hayattan uzaklaştırır. Pişmanlıktan kaçmak için ertelenen her an, hayatın sessizce geçip gitmesine neden olur.
Bazen mesele doğru kararı vermek değil; verdiğin kararın arkasında durabilecek kadar kendinle kalabilmektir. Çünkü asıl güven, hatasız olmaktan değil; hata yaptığında da kendini terk etmemekten doğar.












