Hepimiz sevilmek istiyoruz. Birinin bizi önemsemesini, merak etmesini, olduğumuz haliyle kabul etmesini ve zor zamanlarımızda yanımızda kalmasını arzuluyoruz. Şüphesiz ki insanın en temel ihtiyaçlarından biri, başka biriyle güvenli bağ kurabilmektir. Ancak buna rağmen, tam da istediğimiz sevgi karşımıza çıktığında ne yapacağımızı bilemiyoruz. Biri bizi gerçekten önemsediğinde şüphelenebiliyor, güzel bir söz söylediğinde küçümseyebiliyor, yakınlaştığında geri çekilebiliyoruz. Bazen sevildiğimizi duymak iyi hissettirmek yerine garip bir huzursuzluk yaratabiliyor. Peki insan sevgiyi bu kadar isterken onu kabul etmekte neden zorlanır? Sevmek kadar, sevilmeye izin vermek de öğrenilen bir şey olabilir mi?
Sevgiyi nasıl öğreniyoruz?
Sevgiyle ilgili ilk deneyimlerimiz çoğunlukla yakın ilişkilerimizin içinde şekillenir. Çocukluk döneminde ihtiyaçlarımızın nasıl karşılandığı, üzüldüğümüzde nasıl karşılık gördüğümüz, hata yaptığımızda nasıl davranıldığı ve sevginin ne zaman gösterildiği, yakınlığın nasıl bir şey olduğuna dair bazı beklentiler oluşturmamıza yardımcı olur.
Bağlanma kuramı açısından bakıldığında, erken dönemde bakım veren kişilerle kurulan ilişkiler kişinin hem başkalarına hem de kendisine yönelik bazı beklentiler geliştirmesinde önemli olabilir. Çocuk ihtiyaç duyduğunda karşısında ulaşılabilir ve tutarlı birini buluyorsa zamanla şu deneyimi öğrenebilir: “İhtiyaç duyduğumda biri yanımda olabilir”. Fakat yakınlık tutarsızsa, bazen var bazen yoksa veya ihtiyaç göstermek reddedilme ile karşılaşıyorsa farklı beklentiler gelişebilir: “Fazla yaklaşmamalıyım”, “İhtiyaçlarımı gösterirsem incinebilirim”, “Birine güvenirsem sonunda hayal kırıklığına uğrayabilirim”. Bu düşünceler yetişkinlikte bilinçli olarak aklımızdan geçmeyebilir ama ilişkilerin içinde kendilerini hissettirebilirler.
Sevilmek neden bazen rahatsız hissettiriyor?
İlk bakışta sevginin herkes için doğal olarak iyi hissettirmesi gerektiğini düşünebiliriz. Ancak yakınlık yalnızca güzel duygular yaratmaz. Aynı zamanda insanın kendisini başka birine açmasını gerektirir.
Birinin bizi sevmesine izin verdiğimizde, onun için önemli hale gelmesine de izin veririz. Bu ise beraberinde kaybetme, reddedilme veya hayal kırıklığına uğrama ihtimalini getirir. Yani sevgi, bir anlamda kırılganlığı da beraberinde taşır. Bu nedenle bazı insanlar için mesafeyi korumak daha güvenli hissettirebilir. Çünkü kimseye fazla yaklaşmadığımızda, kaybetme ihtimalimiz de daha azmış gibi gelir. Fakat bu korunma biçiminin başka bir tarafı vardır. İncinmemek için kurduğumuz mesafe, zamanla sevginin bize ulaşmasını da zorlaştırabilir.
Başkasını sevmek kadar, onun bizi sevmesine izin vermek de belli bir kontrol kaybını beraberinde getirir. Çünkü birinin bizim için önemli olmasına izin verdiğimizde artık yalnızca kendi duygularımız üzerinde söz sahibiyizdir. Karşımızdaki insanın ne kadar kalacağını, bizi hiç incitip incitmeyeceğini veya ilişkinin nasıl sonuçlanacağını tamamen kontrol edemeyiz. Bu belirsizlik bazı insanlar için oldukça zorlayıcı olabilir. Bu nedenle “kimseye ihtiyacım yok” düşüncesi bazen yalnızca güçlü ve bağımsız olmakla ilgili olmayabilir. Bazen ihtiyaç duymanın yaratabileceği kırılganlıktan korunmanın bir yolu olabilir. Çünkü ihtiyacımız yoksa kaybetmeyiz. Yaklaşmazsak incinmeyiz. Ama aynı zamanda yakınlaşmanın getirebileceği birçok güzel deneyimden de uzak kalabiliriz.
Sevgi kazanılması gereken bir ödül mü?
Bazı insanlar için sevgi yalnızca var olan bir şey değil, kazanılması gereken bir şey haline gelebilir. Başarılı olduğunda takdir edilmek, sorun çıkarmadığında daha çok kabul görmek, başkalarının beklentilerini karşıladığında değerli hissetmek… Böyle deneyimler zamanla; “olduğum halim yeterli değil”, “sevilmek için bir şeyler yapmalıyım”, “insanların beni sevmesi için onları hayal kırıklığına uğratmamalıyım” gibi kişinin kendi değeriyle ilgili bazı inançlar geliştirmesine neden olabilir.
Bu durumda yetişkinlikte karşılıksız bir ilgiyle karşılaşmak şaşırtıcı gelebilir. Çünkü kişi sevginin arkasında bir neden aramaya başlayabilir: “Benden ne bekliyor?”, “Neden bana bu kadar iyi davranıyor?”, “Bunun karşılığında ne yapmam gerekiyor?”. Oysa sağlıklı ilişkilerde sevgi her zaman bir performansın ödülü olmak zorunda değildir. Bazen biri bizi yalnızca biz olduğumuz için sever. Ve belki de kabul etmesi en zor olan şeylerden biri tam olarak budur.
Öz değer algımız sevgiyi kabul etme biçimimizi etkiliyor
Kendimize dair taşıdığımız inançlar, başkalarının bize gösterdiği sevgiyi nasıl yorumladığımızı da etkileyebilir. Eğer bir kişi derinlerde kendisini yeterince değerli görmüyorsa, başka birinin onu değerli görmesi kendi iç dünyasıyla çelişebilir. Birisi onun için önemli olduğunu söylediğinde, bunu olduğu gibi kabul etmek yerine açıklamaya çalışabilir. Çünkü insan zihni çoğu zaman yalnızca dışarıdan gelen bilgiyi değerlendirmez. O bilgiyi kendisi hakkında zaten sahip olduğu inançların içinden geçirir. Eğer içeride “ben sevilecek biri değilim” gibi güçlü bir inanç varsa, dışarıdan gelen sevgi bu inancı hemen değiştirmeyebilir.
Bazen tam tersine, sevginin kendisi sorgulanır. Bu yüzden düşük özdeğer yalnızca kendimizi nasıl gördüğümüzle ilgili değildir. Başkalarının bizi nasıl gördüğüne inanabildiğimizi de etkileyebilir.
Sevgi geldiğinde neden geri çekiliriz?
Bazı insanlar ulaşılması zor kişilere yoğun biçimde bağlanırken, kendilerine açık ve tutarlı şekilde yaklaşan insanlardan uzaklaşabilir. Bu durum ilk bakışta çelişkili görünür. İnsan neden istediği yakınlığı bulduğunda geri çekilsin?
Çünkü güvenli bir yakınlık her zaman tanıdık bir yakınlık değildir. Eğer kişi geçmiş ilişkilerinde sevgiyi belirsizlikle, beklemekle veya sürekli karşı tarafın ilgisinden emin olmaya çalışmakla deneyimlediyse, sakin ve tutarlı bir ilişki başlangıçta alışılmadık gelebilir. Ortada çözülmesi gereken bir belirsizlik yoktur. Peşinden koşulması gereken biri yoktur. Ve bazen alıştığımız yoğunluk ortadan kalktığında bunu yanlışlıkla duyguların eksikliği olarak yorumlayabiliriz. Oysa huzur her zaman ilgisizlik değildir.
Sevgiyi kabul etmek ne demek?
Sevgiyi kabul etmek, karşımızdaki insanın her davranışına göz yummak veya kendi sınırlarımızdan vazgeçmek değildir. Belki daha çok, sevginin var olabileceğine izin verebilmektir. Bir iltifatı hemen reddetmeden duyabilmektir. Birinin bizim için yaptığı güzel bir şeyin karşılığını anında ödemek zorunda hissetmemektir. İhtiyaç duyduğumuzda bunu söyleyebilmektir. Birinin bizi önemsediğine her defasında kanıt aramadan inanabilmektir.
Belki en önemlisi, sevilmek için sürekli daha iyi, daha başarılı, daha kolay veya daha kusursuz biri olmak zorunda olmadığımız ihtimalini kabul edebilmektir. Çünkü bazen sevgiyi kabul etmekte zorlandığımızda problem sevginin azlığı değildir. Sevginin, kendimiz hakkında yıllardır taşıdığımız bazı inançlarla uyuşmamasıdır. Belki bu yüzden sevgiyi kabul etmeyi öğrenmek, yalnızca başkalarına güvenmekle ilgili değildir.













