Zaman Algımızın Gizemi: 2020’den Sonra Zaman Neden Hızlandı?

“2020 daha dün gibi değil miydi?” Bu cümleyi son birkaç yıldır kaç kişiden duyduk, kaç kez kendimiz söyledik bilmiyorum. Ama bir gerçek var: Takvim bizi şaşırtıyor. 2020’nin üzerinden tam 6 yılı aşkın bir süre geçti. Pandeminin başladığı günleri hâlâ dün gibi hatırlıyoruz. Evde kaldığımız o ilk günler, boşalan sokaklar, market kuyrukları, görüntülü toplantılar, maskeler, belirsizlik… Sonra hayat yeniden başladı. Ama sanki zaman da o günden sonra başka türlü akmaya başladı. Aylar birbirini kovalıyor. Yıllar birbirinin içine karışıyor. Pazartesi geliyor, bir bakıyoruz Cuma olmuş. Ocak ayında “Bu yıl daha çok şey yapacağım.” diyoruz; göz açıp kapayıncaya kadar yılın sonuna geliyoruz. Peki gerçekten zaman mı hızlandı? Yoksa değişen biz miyiz?

Pandemi, zamanı gerçekten değiştirdi mi?

Bilimsel olarak elbette hayır. Zamanın akış hızı değişmedi. Ancak zamanı algılama biçimimiz değişti.

Pandemi sırasında yapılan araştırmalar, insanların zamanın geçişini normalden farklı algıladığını ortaya koydu. Örneğin İngiltere’deki ilk karantina dönemini inceleyen bir araştırmada katılımcıların yüzde 80’inden fazlası zamanın normalden farklı geçtiğini belirtti. Fransa’da 2.448 kişiyle yapılan başka bir araştırma var. Orada sonuç daha spesifik: İnsanların karantina sırasında zamanı daha yavaş hissettiği ve özellikle sıkılmanın bu algının önemli belirleyicilerinden biri olduğu bulunmuş. Kimi insanlar günlerin hiç geçmediğini söylerken, kimileri haftaların ve ayların nasıl geçtiğini anlayamadığını anlatıyordu. Aslında ikisi de doğruydu. Çünkü zamanı yaşarken nasıl hissettiğimiz ile geçmişe dönüp baktığımızda onu nasıl hatırladığımız aynı şey değil.

Beynimiz zamanı anılarla ölçüyor

Karantinanın ilk günlerini düşünelim. Evdeyiz, aynı oda, aynı koltuk, aynı bilgisayar, aynı haberler ve aynı rutin… Gün içinde yaşadığımız yeni deneyimler azaldıkça zaman adeta ağırlaşıyordu. Ama aylar sonra geriye dönüp baktığımızda o dönemi tek bir uzun blok gibi hatırlamaya başladık. İşte burada hafızamız devreye giriyor. Beynimiz zamanı takvimle değil, anılarla ölçüyor. Bir yılı hatırlarken beynimiz takvime bakmıyor; o yılın içinde neler yaşadığımıza bakıyor.

Yeni bir işe başladıysak, yeni bir şehre taşındıysak, aşık olduysak, seyahat ettiyseki, yeni insanlarla tanıştıysak, hayatımızda önemli kararlar aldıysak o yıl bize uzun geliyor. Çünkü zihnimizde çok sayıda farklı anı oluşuyor. Ama birbirine benzeyen günlerden oluşan bir yıl geriye dönüp baktığımızda çok daha kısa görünebiliyor. Bu yüzden çocukluk yıllarımız bize bu kadar uzunmuş gibi geliyor. Çünkü çocukluk, hayatın en fazla “ilkleri” barındırdığı dönemlerden biridir: İlk okul, ilk arkadaş, ilk tatil, ilk bisiklet, ilk aşk, ilk hayal kırıklığı, ilk başarı; her şey yenidir.

Yeni deneyimler beynimizin zaman algısını adeta genişletir. Yaş aldıkça hayatın daha fazla rutine dönüşmesi ise bunun tam tersini yaratabilir. Aynı işe gitmek, aynı yollardan geçmek, aynıinsanlarla görüşmek, aynıekranlara bakmak, aynı işleri yapmak… Ve sonra bir bakarız, bir ay daha bitmiş. Bir yıl daha geçmiş.

Pandemi neden bu hissi daha da güçlendirdi?

Çünkü pandemi sadece günlük hayatımızı değil, zamanla ilişkimizdeki referans noktalarını da değiştirdi. 2020 öncesi ve sonrası arasında hepimizin zihninde büyük bir çizgi oluştu: “Pandemiden önce, pandemiden sonra…” Sanki hayat iki ayrı döneme ayrıldı. Üstelik pandemi döneminde birçok özel gün, tatil, seyahat, kutlama, iş değişikliği, sosyal etkinlik ve hatta sıradan günlük karşılaşmalar ortadan kalktı.

Hayatımızdaki “işaret taşları” azaldı. Bu nedenle 2020 ve 2021 yılları birçok insanın zihninde birbirine karışmış durumda. Sonra normalleşme başladı. Hayat yeniden hızlandı. İşler, toplantılar, trafik, alışveriş, seyahatler, sosyal hayat… Fakat bu kez başka bir şey oldu: Hayata geri döndük ama zamanın hızına yetişemediğimizi hissetmeye başladık.

Belki de ihtiyacımız olan şey daha fazla zaman değildir?

Telefonlarımız hayatımızın içine girdiğinden beri aynı günün içinde yüzlerce küçük bilgiye maruz kalıyoruz: Bir mesaj, bir e-posta, bir haber, bir video, bir sosyal medya gönderisi derken beynimiz sürekli bir şeyden diğerine geçiyor. Günlerimiz dolu. Bazen günün sonunda kendimize şu soruyu soruyoruz: “Bugün ne yaptım?” Cevap vermekte zorlanıyoruz. Çünkü çok şey yaptık ama çok azını gerçekten yaşadık. Belki de zaman değil, dikkatimiz hızlandı. Modern hayatın en büyük sorunlarından biri belki de zamanımızın az olması değil, dikkatimizin sürekli bölünmesi.

Bir şey yaparken başka bir şey düşünüyoruz. Bir insanla konuşurken telefona bakıyoruz. Kahve içerken e-postalarımızı kontrol ediyoruz. Tatil yaparken fotoğraf çekiyoruz. Film izlerken mesajlara cevap veriyoruz. Dinlenirken bile bir şeyler yetiştirmeye çalışıyoruz. Böyle olunca zamanın içinde bulunmak yerine zamanın peşinden koşmaya başlıyoruz. Ve günler, haftalar, aylar hızlanıyor. Sonra bir gün takvime bakıp şaşırıyoruz: “Bu kadar zaman nasıl geçti?”

Daha fazla zaman istiyoruz. Daha fazla çalışmak, daha fazla okumak, daha fazla gezmek, daha fazla üretmek, daha fazla yaşamak… Ama belki de sorunumuz zamanın azlığı değil zamanın içinde yeterince bulunamamaktır. Bir kahveyi gerçekten kahve içerek içmek, bir kitabı telefonun yanında olmadan okumak, bir insanla konuşurken gerçekten onu dinlemek, bir yürüyüş sırasında sadece yürümek, bir tatilde her anı fotoğraflamak yerine bazı anları sadece hafızamıza bırakmak… Bunlar çok küçük şeyler gibi görünüyor. Ancak zaman algımız açısından oldukça büyük farklar yaratabilir. Çünkü hayatın uzunluğu kadar, içinde ne kadar iz bıraktığı da önemli.

Zamanı nasıl yavaşlatabiliriz?

Saati yavaşlatamayız, takvimi durduramayız; ancak zamanı daha dolu yaşayabiliriz. Yeni şeyler deneyebilir, rutinlerimizi zaman zaman bozabiliriz. Yeni yerlere gidebilir, yeni insanlarla tanışabiliriz. Bir hobi edinebilir, daha önce hiç okumadığımız bir kitabın kapağını. Telefonu bir kenara bırakıp sadece oturabiliriz. Ve en önemlisi, hayatımızın içindeki küçük anları fark edebiliriz. Çünkü belki de zamanın hızını belirleyen şey saat değil, hafızamızdır.

Belki 2020’den sonra zaman hızlanmadı ancak şu bir gerçek ki hayatlarımız değişti. Pandemi bize zamanın ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Sonrasında ise hayatı yeniden yakalamaya çalışırken kendimizi sürekli bir şeylere yetişirken bulduk. Belki de bu yüzden yıllar daha hızlı geçiyor gibi geliyor. Zamanın geçmesini durduramayız; ama geçen zamanın içinde ne kadar anı, anlam ve iz bırakacağımıza hâlâ karar verebiliriz.

Belki de zamanın yavaşlamasını beklemek yerine, bizim hayatın içinde biraz daha yavaşlamamız gerekiyor. Çünkü yıllar geçecek. Bugün de dün olacak. Ve bir gün 2026’ya dönüp baktığımızda muhtemelen yine aynı şeyi söyleyeceğiz: “Ne çabuk geçti…”

Kaynakça

  • Ogden, R. S. (2020). The passage of time during the UK Covid-19 lockdown. PLOS ONE, 15(7), e0235871.
  • Wessels, M., Utegaliyev, N., Bernhard, C., et al. (2022). Adapting to the pandemic: longitudinal effects of social restrictions on time perception and boredom during the Covid-19 pandemic in Germany. Scientific Reports, 12, 1863.
  • Kosak, F., Schelhorn, I., & Wittmann, M. (2022). The subjective experience of time during the pandemic in Germany: The big slowdown. PLOS ONE, 17(5), e0267709.
  • Ogden, R. S., & Piovesan, A. (2022). How long was it for you? Memories of the duration of the UK covid-19 lockdown. PLOS ONE.